Geleceğe ilerledikçe geçmişini özlüyormuş insan.. Küçükken annemin neden 'bu benim küçüklüğümde vardı, bizim zamanımızda şöyleydi' dediğini ve bunları söylerken ifadesindeki o 'özlemişlik'i kavrayamamıştım. Yaşamadan anlamaz ya insan.. Aynen öyle. Hep bunu söyledim, hala da söylerim.
Savaşı hiç görmedim,orada yaşamadım ya da yaşayanlarla konuşmadım,araştırmadım. Ama savaşı yaşamış gibi,bir mağdurun gözünden savaş kaosunu anlatabilirim. Hatta bu konuda savaş mağduru olduğuma bile inandırabilirim sizi. Bunu sen de yapabilirsin. O da yapabilir. Çünkü bu yazmaktır. Gözlerini kapatıp, orada olduğunu hayal edersen, acı bile hissedebilirsin derinlerinde.
Evet, sizi inandırabilirim. Ama ben bile gerçek bir mağdur kadar anlayamam o hisleri. 'Ben bile' çünkü kalem benim elimde. O hikayenin kahramanı benim. İnandırıcılık kurgusunun ölçüsü bana kalmış. Ben yazarım siz okursunuz. Gel gör ki, yaşayan kadar yaşatamam o hisleri. O yüzden; yaşamadan bilmez insan.
Aşk şairleri, duygusal roman yazarları.. Mesela Can Dündar bunları yazarken nelerden beslenmiş? Aşık olmadan yazamaz mı insan? Asıl aşıkken nasıl yazabilirler ki bir de bunu anlayamıyorum. Hiç anlayamadım da zaten! İnsan nasıl tıkanmaz! Kelimeler yetebiliyor mu, aşksal yazıları hissettiklerini tamamen aktarmış oluyor mu şimdi? Anlayamıyorum.. Ben de öyle değil de o yüzden.Aktaramadıkça, anlatamadıkça sustu yazılarım. Epey olmuş ara vereli.. Farketmedim. Çünkü ben ifade edemedim.. Çok çabaladım, kelimeler yeter sandım. Şimdilerde yarım yazılarla dolu saman kağıtlardan ibaret o gece mavisi anı kutum.
Yılların aşındırdığı hisler var orada. Herkes nasibini alabilir o sayfalardan. En yakın dostlar, bitmiş ilişkiler, ebeveyn kavgaları,büyüme çabaları,kızgınlıklar,küskünlükler,üzgünlükler,gözyaşları,sevinç,üzüntü,planlar,hedefler ve yaklaşık 8 sene.. 8 sene duruyor o kutunun içinde. O kadar çok konuşurum ki, belli olmasın kırıklıklarım diye.. Gülerim ama en çok güldüğüm zamanlar da gelir aklıma üzüntüm. Herkes böyle değil midir? Yalnızca ben mi mutantım bu dünyada?
Boşluk iyi geldi bana. Sınavlar,düşünceler, telaşlar.. Günlük yaşamak, kafama göre takılmak çok iyi geldi.. Kimse değil, kendi kendime takmışım ben kafayı. Hastalıklı bir beyne sahipmişim ne zamandır.Düşüncelerim kendimi zehirlemiş de ben suçu atamamışım kendime.Herkes ara sıra hisseder mi bunları?..
Sevgili Breuer,
Bugünlerde çok bencilim. 'ben' demeyeceğime söz vermiştim kendime. Yazılarımı böyle yazmayacağıma,konuşmalarımda 'ben' demeyeceğime söz vermiştim ve senin gibi 10 dakikamı bile boş konuşmalar için harcamayacaktım. Ama ben vazgeçtim! Miskin miskin televizyon seyredip, her akşam arkadaşlarımla eğlenmek istiyorum! Hatta uyumak istediğimde uyuyup, gezmek istediğimde gezmek istiyorum. Sevdiğim şeylerden öylesine uzaklaşmışım ki.. Haftasonları fotoğraf çekmek,düşünmeden yazmak,tatil gecelerimde kahvem,sigaram ve daktilomla buluşmak istiyorum.Sevmediğim grupların konserine gidip eğlenebileceğimi görmek istiyorum.En sevdiklerimle çocuklaşmak ve yine onlarla büyümek istiyorum. Yoksa bu hayat memuriyet gibi gelmez mi insana?
İnsan en az 1 gününü içinden geldiği gibi yaşamalı. Sen de öyle yaşamalısın,o da.. Bir başkası da. Çünkü hayat gerçekten çok kısa.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder