Öğleye doğru uyanmanın etkisiyle pek alışık olmadığım hislerle başladım güne bu defa.. Güneşin uyanma vakti, benim uyuma vaktimdi. Bugün biraz huysuz olacağım her halimden belli.. Oysa kendimi şartlamam ne kadar da kötü. Belki de şartlamak değil bu, kendini bilmek olsa gerek..
Öğle yemeği miydi yoksa sabah kahvaltısı mıydı yediğim 3 lokmanın adı bilmiyorum. İlla bir isim koymaksa amaç; yedim kendi çapımda bir şeyler. Daha doğrusu yedik. Sabaha kadar; yok maça yedilisi, yok valeyle bitti derken esnemekten gözlerimden akan yaşlara karışan uykudan mahrum kalmamla huysuzluğum iyice yapışmıştı bedenime. Yine düşüncelere dalıp, hayallerin rüyaya karışma evresini anlayamadan, o derin uykuma adım atmayı hiç bu kadar istememiştim. Uyumaktan nefret eden bir arkadaşa sahip olmak ve sabaha kadar iskambil kağıdı oynamak zorunda olmak, türev çalışmak kadar yorucuymuş. Bilsem yaptığım kekin içine uyku ilaçlarından karıştırırdım hiç düşünmeden. En azından sabahı görmemiş olurduk. Rolleri değiştik bu ara. Her zaman ki ‘ben’ olsa güneşi görmeden uyumazdı.. Değiştim, farkındayım.
Fazla kızarmış ama tadı kendimce güzel olan tostlarımdan iki tane koydum masaya. Biri ona, diğeri bana. Demli çay da arkadaş oldu tostlarıma. Hiç bitmeyen konularımız, susmayan kelimeler ve tükenmeyen muhabbet.. Aylardır ne buluyoruz bu kadar konuşacak, bilmiyorum. Her günümüz birlikte başlıyor, birlikte bitmese de uzaklar teknolojiyle yakın oluyor. Hayatımın her ayrıntısını anlatırken heyecanla dinliyor ya işte bu insanı rahatlatıyor. Bir şeyleri paylaşmak istediğinde ilk onun aklına gelmesi onu dost yapıyor sanırım. Hiç belli etmesek de ihtiyacımız oluyor an an yaşadıklarımızı birbirimize anlatmaya. Biriktirme taraftarı değiliz ikimizde ve iyi bir dinleyiciyiz sanırım.
Gidiyor. Yalnızca evine. Yarın yine göreceğimden eminim. Bu kadar emin olmak çok kötü. O giderken Can Yücel’in ‘Bağlanmayacaksın ‘ şiirini çıkarttım yazıcıdan; kitaplığıma, fotoğrafların yanına asarım diye. En sevdiklerimin yanında güzel durur diye düşünmüştüm. Şiiri çıkartmadan önce okuduk. ‘Hatta elini ayağını bile çok sahiplenmeyeceksin’ diyordu. Bence de doğru söylüyor. Ama sahiplenme duygusunu bu kadar çok sevip, bunu benimseyen bir insan olarak bu konuda çelişkilerin sınırında yürüyorum.. Doğrunun bu cümle olduğunu biliyorum fakat kendime söz geçiremiyorum. Sevgilimi, arkadaşımı, dostumu, kardeşimi, yazılarımı ve bana ait gördüğüm her şeyi sahiplenmeyi çok seviyorum. Bu bencillik değil. Çünkü sevdiklerime ait olmayı da becerebiliyorum. Sadık kalabilmeyi, onları üzmemeyi, üzdüğümde kendimi de üzebilmeyi başarabiliyorum. Tabii bana çok büyük zararı oluyor bu durumun o ayrı.. Bir tek buna üzülüyorum. Çekip gitmeler yaşanınca, ayrılıklar kaçınılmaz olduğunda, dostum var dediğin anda arkana baktığında yoksa.. İşte bu bende yıkım oluyor ve onarılması zaman alıyor. Olsun.. Görüyorum en azından iyiyi-kötüyü. Pirinç ayıklar gibi ayıklıyorum zararlı canlıları ve sıfatını hak edenlerle devam ediyorum yoluma. Sonra da ‘benim’ diyorum; bana ait, benim dostlarım, benim sevgilim, benim arkadaşım, benimle başlayan ve bana ait olan her şeye bağlanmayı seviyorum; Can Yücel’e rağmen. Eskilerden tek fark; biraz daha farkındayım kendi hislerimin. At gözlüklerini attım. Emin olduğum ve mutlu olduğum yolda ilerliyorum.. Günlük ilişkilerden uzak, uzun süreçli, gerçek dostlar, çekirdek ailem,hayatımı birlikte sürdürebileceğimden emin olduğum ve bağlandığımda pişman olmadığım-olmayacağım o insan, gerçekleştirebileceğim hayallerim.. Bana yetip artan bir amacım var ve gerçek olsun diye kendimi de onları da yiyip bitiriyorum bu günlerde.. üç hafta sonra bitiyor bu sıkıntı. Ve sanırım istediğim gibi yaşama zamanı geliyor..
Dilan.
20Mayıs2009
15.33
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder