17 Ekim 2011 Pazartesi

.
1- İlk olarak bize grubun kuruluşundan biraz bahsedebilir misiniz? Grup bu
son haline gelene kadar neler yaşandı?

   Grup 2002 yılında biz lisedeyken arkadaşlığımız sonucu çalışmaya başladı, 2002 de “SingyourSong” yarışmasında Genç Yetenek, 2004 yılında “Fanta Genç Yetenekler Arıyor” adlı yarışmada da Türkiye 1. si seçilmiştir. 2005 yılında 4 parçalık bir Ep albüm çıkarmıştır aynı zamanda, 2009 bitmeden yeni albümünü çıkarmak için kolları sıvamış durumdadır.

2- TNK grubunu oluşturan elemanların daha yakından tanınması açısından
bize biraz kendinizden bahsedebilir misiniz? Okuduğunuz okullar,
meslekleriniz gibi...

   Basçımız Basri Bilkent üniversitesi işletme bölümünü bitirdi ben Caner; bilkent üniversitesi bilgisayar programcılığında okuyorum, Onur davulcumuz; gazi üniversitesi iktisat bölümde hala devam etmektedirler, iyi insanlarız, biraz izole yaşamayı seven insanlarız beraberken çok eğlenen insanlarız, gittikçe de kilo alan insanlarız

 3-Bizleri bekleyen yeni bir albüm var mı?

   En sevdiğim konu (yeni albümle ilgili) güzel bir albüm hazırladık 2009 bitmeden raflarda görebiliriz umarım.

4- Şarkılarınızın oluşum aşamasını bize anlatır mısınız? Sözleri kim yazıyor
mesela?

   Sözlerini ve müzikal konularını bulduğum şeyleri basri ve onurla paylaşıyorum sonra bi anda oluyor çok zevkli bişey...

5- "SingyourSong" adli yarışmada "Genc Yetenek" ünvanı ve "Fanta Genc
Yetenekler Arıyor" adli yarışmada "Türkiye birincisi"  gibi başarılarınız
var. Bu yarışmalardan bize biraz bahseder misiniz? Size ne gibi katkıları
oldu?
   Kendimize olan güvenimizi arttırmak dışında televizyon ve sahne becerilerimizi geliştirmemizi sağladı, onun dışında çok tartıştık kendi aramızda belki o yarışmalar olmasaydı daha hızlı yol alırdık diye, olumsuz da birçok etkisi var aldığı verdiğini götürüp nötrleyebilir yani...


6- İlk EP'niz "Sıra Bizde". Kendi gözlemlerine dayanarak söylüyorum ki bu
albüm oldukça güzel tepkiler aldı. Siz bu albümünüzü nasıl
değerlendiriyorsunuz?

Bence de çok güzel ve samimi bir albümdü benim lise yıllarımda yaptığım şarkılardı ve çok çocuksu hisler barındırıyordu aynı zamanda içinde...

7- Konserlerde kendi parçalarınızın yanı sıra başka grup veya sanatçı
parçalarına da yer veriyor musunuz?

   Evet ama açık konuşmak gerekirse mecbur kaldığımız için aslında biz çıkarmak istediğimiz albümü 2 sene önce hazırlamıştık ama yaşadığımız bazı problemler ve bizim çelişen düşüncelerimiz albümü çıkarmaya fırsat vermedi. Konserlerde 4 parçalık Ep dışında 1-2 parça çaldık kendimizden, gerisi coverlardan oluşan bir repertuardı buna mecburduk çünkü yeni şarkılarımızı albüm çıkmadan konserlerde eskitmek istemiyorduk…


8- Grup olarak etkilendiğiniz, ilham aldığınız grup veya sanatçılar var
mıdır?

   Kişisel olarak herkesin ayrı ayrı zevkleri var ama ortak noktada buluştuğumuz isimleri sayayım en iyisi ben,  queen, radiohead, the strokes, jeff buckley, erkan oğur, travis, metallica, foo fighters, the blues brothers, murat kekilli

9- Müzik dışında grup elemanları neler yapmaktan hoşlanır? Genelde birlikte
mi vakit geçirirsiniz?

   Maalesef müzik dışında da beraber vakit geçiriyoruz gün boyu stüdyoda gördüğün bir adamı gece dışarı çıktığında veya tatilde de sürekli görmek istemezsin     “yaramazlık” yapıyoruz beraber bunu nasıl anlarsanız anlayın


10- TNK olarak bize biraz gelecek planlarınızdan bahsedebilir misiniz?
Nerede olmak istiyorsunuz ya da hedefliyorsunuz?

Müziğin içine kendimizi bırakalım nereye gidersek gidelim...


11-Umarım en başarılı yerlerde sizin adınızı görürüz. Çok teşekkür ediyorum güzel sohbetiniz için.

Biz teşekkür ederiz samimiyetinizden ötürü. Hoşça kalın..


25 Ağustos 2008

Koray Ugantaş'la Röportaj

Bu yıl 3. yaşını kutlayan ve Efes tüm amatör rock guruplarına yeteneklerini gösterme ve müzik dünyasında yer edinme fırsatı sağlayan rock müzik yarışması: Rock’n Dark Express! Ve bu yarışmanın organizatörlüğünü üstlenen bir isim: Koray Ugantaş.

Kimdir Koray Ugantaş?
Üçüncü yaşını kutlayan Rock’n Dark Express Yarışmasının organizatörüdür. Aynı zamanda United Desing’dan tanıyoruz kendisini. Kendisine çok güvenen bir yapıya sahip olmakla beraber, yaptığı her işte de adından söz ettiriyor.

+Rock’n Dark Express hakkında bilgi alırsak..
- Tüm amatör rock gruplarına yeteneklerini gösterme ve müzik dünyasında yer edinme fırsatı sağlayan bir rock müzik yarışmasıdır,  Ünlü sanatçı ve gruplarımızın da birbirinden güzel konserler verdiği tam 8 ayrı bölge finali sonucunda finalist olan rock müzik gruplarımız final gecesinde İstanbul’da büyük ödül için mücadele ederler.  

+Yarışma koşullarından bahsedelim..
-Öncelikle yarışmamız 18-29 yaş arası tüm müzisyenlere açık. Yarışmaya kendinize ait 3 besteyle katılabilirsiniz. Ancak bestelerinizin hiçbir eserle bariz benzerlikler taşımaması önemli. Tabi bu bir rock müzik yarışması olduğundan bestelerinizin de rock formatında ve Türkçe sözlü olması gerekiyor. Bu yıl bir fark daha var. 2 beste 1 cover parçayla da katılma hakları var. Katılımcılar, yarışmanın resmi sitesi olan www.rockndarkexpress.com aracılığıyla tüm yarışma koşullarına erişebilirler.

+Geçen senelerdeki gruplar ne durumda?
-Geçen yıl, Çanakkale finalisti olan Batı Yakası yarışmamızın Türkiye birincisi oldu ve albüm yapma fırsatı yakaladı. Şu an grup elemanlarının hepsi İstanbul’da ve ocak ayında PMD yapımdan çıkacak olan albümleri üzerinde hararetle çalışıyorlar. Tabi ki bu, hiçbir grubun kolay kolay yakalayamayacağı bir fırsat.  Diğer finalist guruplarımız da sene boyu bir çok festival ve konsere katıldılar.

+Geçen sene yarışmaya katılan gruplar tekrar şanslarını deneyebiliyorlar mı?
- Tabii ki! Geçen yıldan bir çok grubumuz var kendi bölgelerinde birinci olup, tekrar yarışmaya katılan. Örneğin Sessiz Harf Antalya’dan tekrar katılıyor. Bilindiği gibi geçen sene Antalya Birinciliği elde edip İstanbul elemelerinde yarışmaya hak kazanmışlardı. Böyle örnek verebileceğim çok grup var.

+Bu sene ödüller çok değişmiş. Örneğin geçen sene Albüm vardı. Bu sene neden yok?
- Kabul edersiniz ki bu sene fiziki albüm satışlarında hayli düşüş var. Bir de maliyet gerçeği.. Bu sene  birinci olan grubumuzun bir şarkısı dijital single olarak profesyonel bir biçimde kaydedilecek. Emre Aydın, Kenan Doğulu gibi bir çok ünlü de digital single ‘ı tercih ediyor artık.
Ödüllerin değiştiği en büyük sürpriz aslında. Birinci olan grubumuzun şarkısı kaydedildikten sonra dünyanın müzik devi olan MTV de yayınlanmak üzere bu şarkıya bir video klip çekilecek. Diğer bir sürprizimiz de; bu yıl 2. Ve 3. olan gruplara da birbirinden güzel ödüller vermemiz. 2. Grubumuza çok kaliteli enstrümanlardan oluşan güzel bir set hediye ediyoruz 3. Grubumuza da 1 yıl boyunca ücretsiz prova yapma imkanı sağlıyoruz. Bir rock müzik grubunun en temel isteklerini sunmayı hedefledik.  

+Geçen seneki bir çok gruba  ‘sözleşmeden korktuk’ cümlesini kurduran neydi sizce?
-Öncelikle buna katılmıyorum. Sözleşmeyi iyi okumadıklarını düşünüyorum. Çünkü orada o kadar katı kurallar yoktu. Ucu açık ama bir o kadar da net cümlelerdi. Arkadaşlarımız sözleşmeyi yanlış anlamışlar diyebilirim. İyice okunması lazım.

+Birçok grup bu yüzden İstanbul’daki finalde finalist olmak istemediğini dile getirmişti hatta.. 
-Evet, bizi hayal kırıklığına uğratan çok grup oldu. Kendi illerinde muhteşem performans sergilediğini gördüğümüz gruplar İstanbul’da bizi çok şaşırttı. Hatta ‘Bunlar olmuş. Tamam. Şimdi albüm kaydına girseler yeridir.’ Cümlelerini kurmamızı sağlamışlardı. Ama İstanbul’da çok şaşırdık. İyi okunmayan,yanlış anlaşılan sözleşmenin eseri bu durum..

+Bu sene sözleşmenin esiri olan gruplardan tekrar katılanlar var.
-Onlar için çok daha iyi olacak. Belki de birinciliğe oynayacaklar.

+Yarışmaya renk katacak ünlüler kimler?
- Bu yıl konserlerimiz yine bomba gibi.  Yakın tarihlerde yeni albümlerini piyasaya sürmüş olan Gece Yolcuları, Hayko Cepkin, Seksendört ve Yüksek Sadakat bu yıl bizlerle birlikte. Yarışmacı gruplarımız bu yıl bu büyük isimlerle aynı sahneyi paylaşma fırsatını elde edecekler. Final gecesini renklendirecek sürpriz isimse daha sonra duyurulacak. Geçen yıl Mor ve Ötesi Eurovision öncesi son konseriyle final gecemize damgasını vurmuştu.      

+Antalya finali ne zaman?
-20 Mart tarihinde tren burada olacak.

+Peki ya mekan?
-Geçen sene Jolly Joker XL’da olan performans gecemiz bu yıl orada olmayacak. Şuan görüşme içerisinde olduğumuz mekanlar var. Orpheus Rock Bar, Jolly Joker Pub ve Tayla Oteli Salonu şimdilik fikir aşamasında olduğumuz mekanlar. Daha sonra duyuracağız konser mekanını.

+ En çok merak edilen soru.. Jüri üyelerimiz kimler?
-Yarışmamızın ana sponsoru Efes Dark’tan KAROLİN KORYAN ve TOLGA YAVUZ , 2 yıldır yarışmamızın organizasyonu başarıyla üstlenen “United Design”dan KORAY UGANTAŞ, Gece Yolcularının menajeri NECDET DİKİCİ, sanatçı ve program yapımcısı UMUT KUZEY, Billboard dergisinden ÖMER ACAR, PMD Yapımdan SELİM SEREZLİ, yine rock gruplarının özellikle son yıllarda çok fazla rağbet gösterdiği Myspace’ten Kaan Volkan, Yarışmamızın bu seneki medya sponsoru olan müzik devi MTV’den Hakan Aldemir ve son olarak bu yılın bombası, genç rock severlerin gözdesi Hayko Cepkin bu seneki juri üyelerimiz.

+Son olarak yarışmacılara söyleyecekleriniz var  mı?
-Nihayetinde bu bir beste yarışması bu nedenle şarkıların niteliği bizim için önemli ancak en az o kadar önemli olan bir başka kriter de yarışmacı grupların final gecelerinde sergileyeceği canlı performans bu nedenle şarkılara çok sıkı hazırlanmaları gerekiyor. Bununla birlikte katılım ve başvuru koşullarını çok iyi incelesinler aksi bir durumda diskalifiye edileceklerini unutmasınlar.  Tabii yapılacak internet oylamaları da çok önemli bir faktör.  Yüzde 20 oranında etkisi var.

+Güzel sohbetiniz için çok teşekkürler.
-Ben teşekkür ederim.

Yarım Kalan Hikaye

Tren gecenin karanlığında hızla yol alırken, camın siyahlığında yüzümü görüyorum. Bir farkediş, bir irkiliş bu rastlantıyla.


Son kez, ilk uğurlayışım geliyor aklıma seni aynı trenle, aynı yere. Ve hep aynı gidiş var gözlerimde, geridönüşleri geç kalmış başlangıçlar ve yalvarmalar gibi çaresiz.


Bir anlamı daha var mıydı gidişinin. Yanılgılarla, endişelerle, çıkmazlarla dolu bir bütünü parçalamak yada onarmak anlamına mı geliyordu bu terkediş? Ve yenidenlikler mi katacaktın hayatına, yine.


O sabah ocaktaki çaydanlığın kaynayan suyunu demliğe boşaltırken aklına gelmişti. Neden iyi bir fikir olmasındı ki. Hiç bilmediği bir yerde, onu hiç bilmeyen insanlarla yeni bir hayata başlamak düşüncesi, her zamanki çılgınlıkları gibi. Demli çayını yudumlarken, çoktan planlamıştı herşeyi. Daha küçük bir şehir olmalıydı. Hem de Egede. Hep istediği gibi.


"Denize yakın bir ev tutmalıyım." diye düşündü, mavi'ye doymak için. Güneşin karşıda denize battığını görebilmeliydi her akşam. O muhteşem renk çeşitinde yeniden doğmalıydı. Ve hiç pişmanlık duymamalıydı, sahip olduklarının tadına varıp da.



Bilemezdim yine hangi dünyalarda koşturup duruyor, bilemezdim bugünkü neşesi yarın da sürecek mi, bilemezdim korku filminde ağlayacak mı, bilemezdim bu sefer pizzasını neli yiyecek, bilemezdim evden sadece gazete almak için çıktığında aceba kaç saat sonra dönecek, bilemezdim göründüğü kadar mutlu mu... "Yine neler geçiyor aklından?" diye sorarken, alacağım cevabın bana o en yakın insanı uzak bir yerlere uğurlamak olduğunu da bilemezdim.


Şimdi, yalnızca bir arkadaştan ya da bir sevgiliden değil, beni tamamlayan diğer yarımdan ayrılmaya hazırlanmak zorundaydı, yaşadığım bütün zamanlar. Bir anlık bir bakış yeterdi çünkü anlamalarımıza, tek bir sözcüğe gerek kalmadan.


"Çok zor artık burada, bu şehirde devam etmek." diyordu. Hep aynı şarkıyı dinlemek gibi, sonsuza dek.


Belki en zoru "vazgeçmek" değildi ? En zoru senden vazgeçmek oysa.. Uğuruna inandığım bütün herşey adına yalnızca bir söz verebilirim sana belki, hiç bitiremediğimiz bitişimiz için.


Böylesi bir kararı hiç almamış olmanı isterdim. İnan. Her ne kadar bir ayrılığa konuşmuş olsak da sen burada, bu şehirde, yanımda, yakınımdaydın.


Herşeye rağmen, elimi uzattığımda dokunabiliyorken sana ve başımı çevirdiğimde görebiliyorken seni, farkında olmadığım bir kopamayışı yaşıyor, bir vazgeçemeyişi sürdürüyormuşum aslında.


Ağlamayı öğreniyor şimdi gözlerim.


__
Bugün güneşli bir gün. Bahara dönük sanki. Böyle günlerde içinin nasıl da kıpır kıpır olduğunu düşünüyorum.


__
Korku çığlığı kelimeler yazıyor kalemim. Çıldırmışcasına hızlı ve karmaşık şeyler. Bir düzeni yok cümlelerin. Ya yok oluyor hayalgücüm, ya da kısıtlıyorum kendimi, zorlayarak. Yaşamın çeşitliliğini unutmuş, tekdüze oluvermiş kalemim. Belki süslerinden arınıyor anlatımlarım ama hayır olmuyor! Birkaç kelime var seçebildiğim, sürekli tekrarladığım: Umut-Kayboluş-Yitiriş. Kendini yazıyor hayatım. Kendimi yazıyorum ben: Hiç göremediğim kadar net, hiç anlatamadığım kadar gerçek, hiç bilmediğim kadar bencil, sorumsuz, duygusuz, ruhsuz. Belki yaşamam, hissetmem gerekiyordu bütün bunları. Çokşey için geç, biliyorum, ama Herşey için değil. Oysa, tek farkı bu aldanışın, şimdi gerçekten yalnızım. Yalnız... Ümit etmenin güç bir şey olduğunu anlıyorum şimdi. Gerçek olan tek şey bağlanmaktı; sınırsızca. Ben ne yapıyorum? İnan bilmiyorum. Bilseydim yapmaktan korkardım belki. Yalnızca içimden geldiği gibi davranıyorum, ilk defa.


Küçük bir ayrıntı, istemekle istememek kararsızlığı, adına birlikte olmak dediğimiz. Durmalar ve başlamalarla süregelen zorlukları "Seni seviyorum" demenin.


Deneyimler aşılmamıştı henüz. Dün ve yarın arasındaki zamanı algılayamamıştım daha.


Aynı numarayı çevirmek her gecenin aynı saatinde. Yeni bir başlangıç yaratma çabası, yarım kalan düşlere.


Ben bir yanlışlığı yaşamak istemiyordum ki! Sense, bir hatalar tekrarını... Ve o ince çizgide ayrılıyordu özlemlerimiz. Henüz çok küçüktük, hiç bilmediğimiz kadar.


Ne kadarını hissedebiliyorsun yaşadıklarımın? Yükünü artırmak için değil bu sorgu, aksine azaltmak, üstlenmek için. Çünkü sıradan olmayı hak etmiyor bizim Biz oluşumuz.


Şimdi uzaklıkları düşünüyorum, uzak olmaları. İsteyip de varamamaları. Yeni bir sayfa çevirmekten söz ediyorum, Biz olmanın bilinci için. İnancımız kadar başarabiliriz bundan sonra -senin hep inandığın gibi- eğer istiyorsan.


"İstemek, yaratmaktır" dersin. İstemek, çoğaltmaktır. Hadi gel, izin ver çoğaltayım şimdi Biz'deki sevgiyi..


Geç kalmalarımın af dileyişi, eksik bir nota dilimde yalnızlık. Bir büyük cezayla yüzleşmiş olarak, bu gece yoldayım sana doğru. Sen olduğun ve sen orada olduğun için değil, ben ve sen "Biz" olduğumuz için. Bu sefer korkmadan, bu sefer ben gibi, bu sefer bizim için.


25 Mayıs 2008

Uçurum

Gece yarısıydı. Arabadaydım. Radyo Maydonoz'da Selim gazete köşelerinden internete yayılmış bir öykü­yü anlatıyordu. Kulak kesildim:


 "Bir sonbahar günü Londra'daki doktor muayenehanesinin bekleme odasında otu­ran adam, yaprakların dökülmesini hüzün­lü bir gülümsemeyle seyrediyordu. Biraz sonra muayene odasında doktor, teşhisi açıkladı kendisine:


 '- Bay Winkelman, beyninizde bir ur var. Hemen ameliyat olmalısınız.'


 Yüz hatları gerildi Winkelman'ın:


 '- İngiltere'de bu ameliyatı yapabi­lecek doktor var mı' diye sordu.


 '- Amerika'da yaşadığınıza göre orada olmanızı öneririm' dedi doktor; 'Zaten sizi ameliyat edebilecek tek operatör olan Charles Wronkow da orada yaşıyor.


 Winkelman teşekkür edip ayrıldı. Ote­le giderken derin derin düşünüyor ve yere dökülen yaprakları ayaklarıyla yavaşça iti­yordu.


 Birkaç gün sonra gazeteler tanınmış Amerikalı operatör Charles Wronkow'un İngiltere'de tatilini geçirirken intihar ettiği haberini verdiler.


 Polis, böyle tanınmış bir doktorun ne­den Wilkelman adı altında, Londra'nın yoksul bir mahallesindeki otelde kaldığını merak ediyordu."

* * *

 Bu öyküyü dinlediğim gecenin sabahın­da gazeteler Reve Favaloro'nun intihar haberini duyurmuşlardı.


 Favaloro, 1967'de bulduğu by-pass yöntemiyle kalp ameliyatlarında bir çığır açan ve milyonlarca hastayı kurtaran Ar­jantinli cerrahtı. Buenos Aires'teki muhte­şem villasında kalbine sıktığı tek kurşunla son vermişti hayatına...


 Milyonların kalbine giden kanalları açan bir insanın, kendi yüreğindeki tıkanmaya deva bulamaması ve sonunda onu kurşun­layarak susturması ne trajik bir final!..


 Bütün bir salonu gülmekten kırıp geçir­dikten sonra çekildiği makyaj odasında ses­sizce ağlayan bir palyaço gibi... Çevremize yaydığımız ışıktan biz nasiplenemeyiz çoğu zaman... insanın sözü geçmez, gücü yetmez ba­zen kendine...


 En güzel aşk filmlerinde oynayan kadın, alabildiğine mutsuzdur bakarsanız...


 Diline doladığı herkesin iç dünyasını ka­lemiyle didikleyen yazar, kendi içindeki keş­mekeşi tariften acizdir.


 Cemaate iman telkin ederken içten içe Tanrı'yı sorgulamaya başlamış bir din ada­mı kadar çaresiz, kıvranır insan...


 Yalnızlık korkusunu bastırmak için ömrü boyunca sayısız kadına tutulmuş bir Kazanova'nın sonunda anavatanı yalnızlığa dönmesi,


 ...ya da cehennemi bir cephede gün bo­yu askerlerine cesaret aşılayan kumandanın gece karargahta korkudan titremesi gibi,


 ...en yakından tanıdığı zaafı, en güven­diği yanına yakıştıramaz insan:


 ...ve kendini en bildiği yerinden vurur: Kalpse kalp; beyinse beyin...


 ...bir kurşunla durur.

* * *

 Çünkü en beteridir kendisiyle savaşan­ların, kendine yenilmesi...


 İnanmadan din adamı olarak kalamaz­sınız; sevmeden aşık rolü oynayamaz, cesa­retsiz savaşamazsınız; beyninizde bir urla beyinlere deva, kalbinizde kanayan bir ya­rayla kalplere şifa taşıyamazsınız.


 Bu kuşatmayı yarmak için o "zaaf”ları­nızı yok etmek zorundasınızdır; çoğu kez kendinizden vazgeçmek pahasına...


 insan, kendine rağmen gider o zaman...gençliğinde nice cana kıydığı kılıcının üzerine karnıyla yatıveren yaşlı bir Samuray savaşçısı ya da intihar için artık hükmedemediği tanıdık bir mikrofonu seçen Zeki Müren gibi, ölümü beklemeden onun kol­larına koşar.


 Bazen uluorta, bazen yapayalnız,


 ...uçsuz bucaksız bir boşluğa akar...


 Malum; "uzun süre uçuruma bakar­san, uçurum da senin içine bakar."

Tatil !

Ne ilginçtir ki artık planlamıyorum hayatımı. Bir sonra ki günü düşünmeden yaşıyorum. Çok keyifliymiş inanın  bana! Böyle dediğime bakmayın, aslında plan da yapmıştım hani hafta sonu için. Fotoğraf çekecektik, bir proje vardı kafamızda.Suya düştü bu haftalık, ama değdi diyebilirim.
O iptal olunca, hiç düşünmediğim bir planın içinde 16.kişi oluverdim.
15 kişi yanımda. bir de ben 16 kişilik bir kafile. Cumartesi sabahı kolumdan sürükleye sürükleye Kemer'e götürüldüm. Uykuya öylesine ihtiyacım vardı ki, kolumdan çekiştirenlerin ve suyla tehdit edenlerin sayısı arttıkça ben de pes etmek zorunda kaldım.
Kemer yolundayız. Yarı uyanık bir şekilde camdan dışarı bakıyorum. Ayrıca şu Konyaaltı Belediyesi'nin yanındaki benzinlikleri de çok seviyorum. Sabahın köründe yapılan yolculuklar da uğrak yerimiz de ondan. Kahvesi de pek güzel derken tanıdık bir araba gelip silme yanaşıyor yanımıza. Tatil moduna girmiş 5 kişilik dostlar gülüyor : 'Günaydın!'
Yola tekrar çıkıyoruz. Bu sefer kornalar çalıyor 'haydi takip et.' deniyor ve 3. grup da ekleniyor konvoyumuza. Grup tamam diyorum ki bir karavan sağa yanaşmış bekliyor limanın sonunda. Hem de kırmızı. Onunla da işaretleşiyoruz ve Kemer'e gidiyoruz. Ayışığı göründü diyerek gülüştükten sonra, limana arabaları park ediyoruz.İşte şimdi tatil başlıyor.
Kasa kasa yiyecek içecekler taşınıyor yata. Bu tatile sonradan eklenmem dolayısıyla bana 'her şey dahil.' Bu durumdan memnuniyetsiz de değilim hani. Biraz muhabbet, biraz kaynaşmanın ardından açılıyoruz. Denizin ortasında kahvaltı etmek kadar güzel bir şey yokmuş. (Aslında varmış, biraz sonra.) Sabah mahmurluğundan olsa gerek, mahmudelerim pek suskun. Herkes çayına, kahvesine ve önündeki tabağa konsantre olmuş. İlk kez gördüğüm insanlar da var ama ne tezatlıktır ki sanki yıllardır tanışıyormuşuz gibi muhabbete dalıyoruz. Onlardan birisi de Taner abi. 15ininde olduğu gibi o da müthiş bir insan. 'Doğan' adındaki yatımızda 2 tane kaptanımız var. Birisi yatımızdaki gerçek kaptan, diğerinin mesleği kaptanlık ama onunla birlikte tatildeyiz bizde. Taner abiyle muhabbete balıktan başlıyoruz. Ömrümde yanlışlıkla tuttuğum tek bir balığın haricinde hiç balık tutmamıştım ki, koylardan birinde durana kadar. Çeşit çeşit balıklar oltayı atmamızla birlikte yemlere üşüşüyorlar. Balon balıklarının keselerinin şişmesini oyun olarak algılayan miniklerle gülüyoruz, palamut tutma taktiklerini öğreniyorum, mercanların pembeliği göz kamaştırıyor.. Taner abi günün artistliğini tek bir hamleyle yapıyor; zıpkının ucunda kocaman bir palamut. Ben de yavaşça yanına yanaşıp, taktik öğrenmeye çalışıyorum. Tek öğrendiğim balık isimleri ve yakalama taktikleri olmuyor; sabırlı olmayı, emeğin karşılığında istediğini elde etmeyi de öğretiyor bana farkına varmadan. Vaktin nasıl geçtiğini anlamıyorum. Koy koy geziyoruz, her koy da dalıp çıkıyoruz, yorulduğumuzda tekrar minik balıkların katili oluyoruz. Değerli ve büyüyüp kocaman olacak olan balıkları (örneğin kuzu) yaralamadan tekrar denize salıyoruz.

En çok hoşuma giden de balık tutmak oluyor. İnanılmaz bir keyif!

Üç adaları geçiyoruz. iki kayanın arasına asılmış 3 Türk bayrağı muhteşem dalgalanıyor. Bir kaç koya daha uğrayıp, saatlerce yüzüp,yarış yapıp,denizin dibine inmeye çalışmakla günün nasıl geçtiğini anlayamıyoruz.

Olympos'a, Çıralı'ya selam veriyoruz. Taner Abi'yle Çıralı planları yapıyoruz. Gelecek haftasonunu planlamamaya sadece Çıralı için sözleşmeye karar veriyoruz. Bir de fark ediyoruz ki onun doğum günü 10 Eylül,Sudem 11 Eylül,Bora&Derya 15 Eylül, ben 21 Eylül ve Hasan 22 Eylül. Bundan iyi fırsat olmaz diyerek,toplu doğum günü sözü veriyoruz hep birlikte.

Deniz yoruyor, acıkıyoruz. Tuttuğumuz balıkları mideye indiriyoruz. Kalacağımız o Ceneviz Koyu'na giderken Meltem Abla'yı Mars'a yolluyorum, ardından dayanamayıp ben de gidiyorum. Bob Marley'le yüzüyoruz, Bob Dylan'la yemek yiyoruz, Nirvana 'Where did you sleep last night' derken kestiriyoruz birazcık.Ardında batarken güneş dağların, biz Ceneviz Koyu'na giriyoruz. Bu koy müthiş bir koy. İki dağın arasında turkuaz bir deniz.

Buz gibi diye tahmin ettiğim suya atıyorum kendimi. Su gayet ılık. Suyun üzerinde yatıyorum. Gözümü açmamla gökyüzünü ve dağların tepelerini görüyorum. Hava, alacakaranlık dedikleri gibi. Hayatımda hiç öyle hissetmedim. En az yarım saat öylece yatıyorum suyun üstünde. Huzurdan söz etseler artık aklıma sadece o koydaki halim gelecek. İstemeyerek de olsa çıkıyorum yata. Akşam yemeğini beklerken biraz daha balık olayına girişiyoruz. Emreyle okey dönüyoruz, Meltemle marstan son dakika kurtulma dansı yapıyoruz. Yemeği yiyip, sıra geminin burnunda muhabbet etmeye gelince Taner Abi’yle başlıyoruz geyik yapmaya. Fender gitarından,150 şarkılık repertuarından, atlattığı deniz maceralarından, dövmesinin anlamından ve evin bahçesindeki köpeğinden açtığımız muhabbetle gece yarısına geliyoruz. Olympos’u ikimiz de sevmiyoruz fakat Çıralı’da hemfikiriz. 14 kişiyi egale ediyoruz.Komşu yatlardaki turistler müziği son ses açıp kopuyorlar. Ara sıra bizde onlara ayak uydurup, eğleniyoruz. Bol bol fotoğraf çekiyoruz (ki genel de çeken ben oluyorum) yatmaya son saatler kala senaryolar kurulmaya başlıyor. Tsunami mi çıkmadı,Geminin demirini tutan zincir mi kopmadı,fırtına mı çıkmadı.. Bir tek Jaws’ı es geçtiler, onu da ben tamamladım.

Kamaralar sıcak olduğundan geminin üstündeki şezlonga benzeyen minderlere yastık battaniye getirip yatıyoruz. Hani dedim ya denizin ortasında kahvaltı etmek kadar güzel bir şey yokmuş diye.. Varmış. O da sabah Ceneviz Koyu’nda uyanmak. Müthiş bir sakinlik, inanılmaz bir manzara.

Aynı eğlenceyle geri dönüyoruz bu defa. Her koya girip çıkarak, bol bol yüzerek, oyunlar oynayıp, en yüksek yerden atlamaya çalışarak geri dönüyoruz. Tatile gidip yorulan bir ben varımdır sanırım. Ama tatlı yorgunluk diyebiliriz.

Eğer huzur isteniyorsa, ters giden bir şeyler varsa,tempodan ya da boşluktan bunaldıysan ilaç gibi geliyor. Tatil buymuş. Diğerleri yalanmış. Tam zamanında geldi bu fırsat, iyi ki de geldi.

Ceneviz Koyu’nda uyumadan ölme.



Not:Sencan haklıymış, birden çıkarmış karşına mutluluk. İlla kişilerde mi çıkması lazım. Al sana tatil, al sana mutluluk!

Not 2 : Kuru kuru olmaz evet. Fotoğraflar yakında.

Şikayetçiyim arkadaş!

Şikayetçiyim arkadaş!

.............. ..

Penceremden baktığımda gördüğüm yalnızca doğmaya meyillenen güneş değildi.. Onu gölgelemeye çalışan bulutlar vardı birde.Hep gölgelenirmiş güzellikler. Buda onlardan biriydi yalnızca.


                                   ***

Saat sabahın körü.

Kumru ötüyor. Yalnızca ötmüyor. Birde amacı var : Beynimi delmek, belki de
delirtmek......


Yüzüstü
mü, yoksa sırtüstü mü denir hala karıştırırım. Yüzüm tavana bakıyor. Evet, tam
olarak bu işte.....


Küçük
bir hareketle gözlerimi bulutlara kaydırdım tekrar.....


Küçük
bebekler, zıplayan tavşanlar.. şekilden şekle soktum gri bulutları.....


En
çok da kedi şekli yakıştı.....


Bugün
olay istemiyordu hayatım.....


Hiç
kalkmasam yataktan?....


Lanet
olası dershane.. Ya okul?....


Derinden
bir offf.....


Oflama
sabah sabah kızım!....


Kalkmalıyım..
Şimdi çalar zaten Trivium.....


Hiç
sevmiyorum ya şu grubu.....


Duyunca
delirip kapatmaya çalışıyorum. O ara uykum da açılıyor.....


                                           ***....


Dolmuşlar..
....


Sabah
neden Seleklerin orayı dolaşıp aynı yere gelirler? Bindiğim yere 15dakika
sonra geri geliyorum sonra da dönüp 10 dakikada ineceğim durağa geliyorum. Toplam yol 20-25 dakika tutuyor. Ama gideceğim yerin evden uzaklığı 10dakika. Sabah vakti ‘Neye bindim?’ , ‘Neredeyim?’ ve ‘Saat kaç?’
cümleleri fink atıyor beynimde.....


Yolculuk
Doğu Garajı.....


İn
yürü birde......


Tren
iyi hoş ama.. ....


Yolların
durumu her sabah delirtmekte.....


Cender
Oteli’nin oradan Güllük’e 45dakikada gidiliyor. Hele saat 18.00 civarıysa, hiç
söylemeyeyim daha iyi.....


Tren
geldi ‘kentselleştik’ ....


İstanbullulaştıramadıklarımızdan
mısınız ?....


Sözüm
ona çok güzel olmuş tren ona diyecek bir şeyim yok ama yolları bozmadan
yapılabilse ne de güzel olurdu......


Birde
seçim günü gelse de kurtulsak.. ....


Bıktım
güne seçmenlerin şarkılarıyla başlamaktan.....


Evet,
farkındayım.....


Bildiğin
hoşnutsuzum.....


Belki
de bugün için geçerlidir sadece hoşnutsuzluk.....


Günlerdir
aklımda bu konu. Ulaşım rahat olsun, tren olsun, bütün yenilikler olsun, herkes
mutlu olsun, herkes sevsin ve herkes sevilsin istiyorum. Berke de Cansu’dan
ayrılsın istiyorum. (Yazıda geçen kişiler ve kurumlar tamamen kulak
dolgunluğudur.)....


.. ..


Şikayetçiyim
arkadaş!....


Salı, Mart 24, 2009

Şehrin Halleri

Yüzünde yılların birikimi.. Telaşı ve cesaretsizliği onu daha bitkin gösteriyor sanki.. Durağa vuran güneş esmer tenini daha da kirli gösteriyor.Üstüne giydiği gömleğin bir düğmesi kopmuş ve ceketi sökük..Küçüklüğümde dedemin bıkmadan,itinayla doldurduğu vergi iade zarflarına benzeyen saman zarflardan tutuyor elinde.Bitmek bilmeyen inşaatın kenarında oturacak bir yer bulmuş, filtresi olmayan sigarasını yakmış ve gelen dolmuşlara bakıyor telaşla. Usanmışlık ifadesi kaplıyor bir an yüzünü.. Beklediği dolmuş gelmiyor belli ki.Sigarasından bir nefes daha çekiyor ve direk üflüyor. SOn gelen dolmuşa bakarken elindeki zarfları indiriyor ve hastanenin amblemini görüyorum zarfın birinde. Gelen dolmuşun nereye gittiğini görmeye çalışıyor fakat göremiyor. Neden ayağa kalkıp bakmıyor ki? Beklediği dolmuşsa , kaçacak! diyorum bindiğim otobüsün içinden, onu izlerken. Sonra okuduğunu anlıyorum ifadesinden. Yaşlı gözlerle birilerine bakıyor etrafta başka bir şey arıyor bu defa. O an orta yaşlı bir kadının, elinde katlanmış tekerlekli sandalyeyle ayağında önü yırtılmış ayakkabısıyla hızla kalabalığın arasından geçmeye çalıştığını farkediyorum. İzlediğim yaşlı adamın yanına geliyor ve onu sandalyeye oturtuyor. Şimdi de arkaya ilerliyorlar, gözleri son gelen dolmuşta.O dolmuşa binecekler. Ama nasıl?Sorumun cevabını alamadan otobüs evimin yolunu tutuyor..
Dilan.
Şehrin Halleri
7 Nisan 2009

Susarız

Susarız…


Konuşulan konuyu boş, basit ve anlamsız buluyoruzdur, konuşmayı da gereksiz ve anlamsız buluruz…


Susarız…


Konuşulanlar öyle abes ve mantık dışıdır ki sadece hayretle dinler ve sessiz bir tepkiyle belli ederiz duruşumuzu…


Susarız…


Sessiz bir onaydır susuşumuz…Biraz utangaçlık belki ama içten bir katılıştır söylenenlere…


Susarız…


Sessiz bir bekleyiş olur susmak…Ya kendimizin yada karşımızdakinin ortak değerleri yeniden gözden geçirmesine tanınmış bir fırsattır sessizliğimiz…Yada birinin bizi fark etmesi, doğru algılayabilmesi için tanınmış bir süre… Susan için endişe ve olasılık hesapları arasındaki gel git lerle biraz da huzursuz bir bekleyiştir susmak…


Susarız…


Dile getirilmeyen bir öfkedir bazen suskunluğumuz… Öylesine yaralanmışızdır ki yaralamak isteriz, yüreğini acıtmak ve kanatmak…Ve biliriz ki hiçbir söz acıtamaz, yaralayamaz ve kanatamaz kimseyi bir suskunluk kadar…Ve susmak en acımasız, öldürücü silahtır bazen…


Susarız…


Hassas ve kırılgan bir tepkidir…Küçücük bir hatırlatmadır belki…Fark edilmesi ve onarılması incelik ister…Ya yeniden bir kazanıştır yada aleyhte bir delil olarak kalır karşımızdaki için…


Susarız…


Bir ilişkide negatiflerin gözümüze batmaya başladığı, karşımızdakine ait aleyhte deliller dosyasının kabarmaya başladığı ve hatta dosyayı masanızdan kaldırmaya gerek duymaz olduğunuz bir noktadasınızdır…Bir duruş, bir soluklanmadır susmak…Ortak geçmişin değerlendirilmesi ve geleceğin muhasebesidir…Durup yeniden, şimdi bulunduğunuz noktadan bir daha bakmak istersiniz yaşananlara ve eldekilerle geleceğe gitmenin ne kadar mümkün olduğuna…Bir içe kaçış ve söylenemeyenlerin biriktirilmeye başladığı yerdir susmak…


Susarız…


Ayağımız yerden kesilmiş, bulutların üstündeyizdir ve çiçek çiçek bahardır yüreğimiz…Sevdiğimizle yan yana ve can cana yızdır…Öyle bir ruhsal bütünleşmedir ki hiçbir söz tanımlamaya yeterli gelmez hissedilenleri ve susarız…Sadece yüreklerin ve gözlerin konuştuğu yerdir suskunluğumuz…


Susarız…


İletişimin tıkandığı yerdeyizdir , hiçbir iletinin bize yeterli gelmediği ve hiçbir iletimizin doğru algılanmadığı…Yanlışlıklar, yanılgılar ve kim bilir belki de gerçeklerdir bir fırtınaya tutulmuşçasına savrulup duran…Sözler yerini sessizliğe bırakmaya başlar ve siyah, tek nokta konur cümlelerin sonuna…Zamanla cümlelerimizin sonuna konan o tek ve siyah nokta büyüyerek bir kara deliğe dönüşmeye başlar…Güven ve sevginin içten içe çürümeye başladığı yerdir ve gitmek zamanının ertelenmiş halidir susmak…


Susarız…


Kabul edilmiş bir hata yada suçtur susuşumuz ve söylenecek her söz kaybetme riskidir…Korku eşlik eder suskunluğumuza…


Susarız…


Bir gidişi kabullenmektir susmak, yerinde ve zamanında olduğunun ayırdımında olduğumuz bir gidişin…


Susarız…


Hayata karşı bir susuştur bu kez yaşanan…Bizi can evimizden vuran bir kayıp, yaşanan büyük bir acı, ölesiye bir çaresizliktir yaşadığımız…Söylenecek hiçbir sözümüzün adrese teslim olmayacağından emin olduğumuz, bütün sözcüklerin anlamını yitirdiği bir yerdeyizdir…Hayatın bize bir şey katamadığı ve bizim de hayata bir şey katmak için anlamımızı kaybettiğimiz bir yer…Belki de boş gözlerle, algılamadan bir seyirdir hayat o noktada ve belki de amacı ve beklentisi olmayan, bir mesaj kaygısı taşımayan ve hedefi olmayan tek susuştur yaşadığımız…


Susmak; eylemsiz ve durağan bir edim gibi görünse de her susku bir şey anlatır yine de ve her suskunun bir nedeni vardır ve her susku içinde pek çok sesi hapseden sessiz bir eylemdir…

Sıfırlamak

Yagmurun yagmadigi ama gelecegini haber verdigi yegane mevsim ve onu en guzel anlatan ayin ilk cuma'si.aslinda cumartesiye baglandi coktan ve tarih 6Eylülü gostermekte.cocukluga duyulan özlem ve yalinligin kokusunu hala hissetme arayislari.. Bu ara hayatin yolunda gitmemesini ve isteklerin gerceklesmemesini,ters koseye yatmanin olumsuzlugunu bile bir yana atmisken,gecen her gunu daha cok gecmisten koparildigimi hissettirdigi icin sevemiyorum,alisamiyorum durmayan,asi ve inatla akan zamana. Hatalar yapiyorum,dogrularla yikmaya calisiyorum.gecmisin yaptirdigi ve farkindalik ozelligini kör ettirdigi asamalarin hesabini soruyorum bazi geceler.kulagimdan hic dusmeyen kulaklik,gecmis mutluluklar ve yeni umutlarla daha da hafifletici bir hal aliyor ve savasiyor benligim.gecmisime simsiki tutunup gelecegime saglam adimlar atiyorum. Huzun sadece fotograflarda kaldi.cocuklugum gibi..butun unutmak istedigim aylari gunleri saatleri dakikalari ve sifatlari bir sandiga doldurdum,gomdum en derine.tek yonluydu bu yol ve ben engebeli yolu kosarak gectim.geri donmeye kalksam bile gelecegim girer koluma,umutlarim bir opucuk kondurur alnima ve tutar mutluluk elimden.. Kendime yaptigim soyut uzuntuleri sildim gitti.silemediysem de karaladim ustunu..tukenmedi tukenmez kalemim! Ben yasanmadi saydim,hic aglamamis saydim kendimi.artirmiyorum boylece nefretimi.saygim da yok artik.insan yasamadiklarina neden saygi duysun? ''hep vardilar ama kimse kusura bakmasin..artik 'evde yoklar' (: ''

9 Eylül 2008

Sabah Olmasın

Sabah Olmasın
Bu gece bir şişe şarap arkadaşlık etmeli bana. Bir damla da olsa yağmuru hissetmeli bedenim. Değip geçmeli ve gitmeli.. Çok kalmamalı o yağmur. Gökyüzü ağlarken , çıldırma noktasına geliyorum bazen..
Dün bir anda 4 olmuş saat. Farketmedim.. Zaman ilerliyor. Bense bakıyorum sadece. Elimden kayıp gidenlerin sayısı gün geçtikçe artıyor ve ben durduramıyorum. Bir zamana bir de kayıplara engel olamıyorum. Bugün güzel geçmeli diyorum ve geçiyor. Peki neden yarın için aynı şeyi söyleyemiyorum?
Şarkılar eşlik etmeli bu gece bana.. Ruhum ne istiyorsa onu dinlemeli ve bu yazıyı yazarken neyi hatırlamak istiyorsam onu hatırlamalıyım. Rüzgar esmeli ve saçlarımı dağıtmalı.. Yazının sonunda içim ürpermeli ve son kez daha değmeli tenime yağmur..
Sözler acıtmalı bu gece canımı.. İşkenceme ortak olmalı. Düşünecek hiçbir şey yokken bir anda beynimi tek bir şey yormalı. Sonra da çekip gitmeli. Bense habersiz kalmalıyım.Kendime kızarken kimse görmemeli.. Anlatmamalıyım.Sonra da beni bağlayan sadece zorundalıklar olmalı..
Bu gece son gecem olmalı ; sabahı gördüğüm. Artık uyumalıyım. Her vazgeçiş, kaybedişse bu defa kazananlardan olmalıyım.. Kimse için değil, hayallerim için yaşamalıyım bir süre.
Bu gece yazmamalıyım. Durduk yere ağlamamalıyım. O şarkıyı dinlememeliyim ama siz okurken dinlemelisiniz.
Bu gece cidden uyumalıyım..
Cumartesi, Mayıs 02, 2009
03:17

Magazinsel

'Hoca'nın çok borcu var,ondan iş yapamıyooeearr kiiiiii' diyenlere buyrun burdan yakın diyorum:
Yaparsa hoca yapar kankaa!

http://www.akdenizmanset.com/Politika/3341-Borc-yalan-ortaya-cikti.html

(Akaydın Tamyürek’e verdiği yanıt da,belediyenin 750 trilyon lira borcu olduğunu itiraf etti.)

***

Geçen gün Murat Kekilli konseri vardı. 10 bin kişi hücum etmiş. Halk konseri,anladık, tamam da, Şevval Sam şehrin merkezinde halk konseri veriyor,3bin kişi gidiyor, Murat Kekilli'nin konser yaptığı yer şehir merkezine yarım saat uzaklıkta.Ona da 10bine yakın kişi giriş yapıyor kapıdan.
Vay be dedim.
Bir 'vay be'yi de repertuarına dedim. Çok şaşırttı  beni kendisi. İlk defa böyle uzun dinledim (tahammül edebildim), çünkü Düş Sokağı Sakinleri'nden girdi, Feridun Düzağaç'dan çıktı sahnede. Barış Manço'yu da unutmadı.'hani murat demiştin yeaaaaaa' derken klibindeki halinden farkı da yoktu.Acayip bi adammış.Tam deli.Ne yalan söyliyim cidden şaşırdım ona da kendime de.Deli ya valla bak.Durdum izledim, bıraktım çalışmayı. izlemekten haber yazcak bişey bulamadım. hipnotize etkisi yarattı bende. helal dedim tebrik ettim.
Şeytan boynuzu yapan Rockçı gençlik dikkatten kaçmadı hani. (bknz.foto1 yeşilli kıza dikkat)

***
Bihter kocasından boşansın,Behlül'le kaçsın kaçmışken işi tam yapsın evlensin diyen 1 milyon kişi bulabilirim.Hani düğün arabalarının arkasına yazarlar ya isimlerinin baş harflerini, Onlar da B-B yazsın biz de bb (başbaş) diyelim artık.
Bu arada şu Matmazel'in her tarafı botoks bizce. (Annemle ortak bir görüştür.) Dikkat edin,kadında ifade yok. Sadece göz kırpıyor. Çok ilginç geliyor bana o kadın.

***
Hanımın Çiftliği başka güne alınsın! Ya da saati değişsin! Bu Melekler Korusun'a yapılan bir komplodur!!

***
Kurban'ın albümü çıkıyor heeayytt !! hediye geliyor bana !! Teaser'ları dönüyor zaten. Bak yine tüylerim diken diken oldu. Çok heyecanlıyım. Albümün Eylül'de çıkmasından ötürü albüme adını veren parça 9.sıraya konulmuş. Mutlu oldum bak.Sahip'e sahip olmam lazım.

Sahip (Pasaj) 2009

İfrit
Mesih
Son Emir
Soykıran
Hakim
Yobaz
Bre Cahil
Güneş
Sahip
Misafir
***

Bir güzel albüm haberi de ÜNLÜ'den. 90'lı yılların en sağlam gruplarından 'ÜNLÜ' çoook uzun bir aradan sonra albüm çıkarıyor! 21 Ekim Çarşamba günü Yuxexes'de albüm tanıtımı yapacaklar. Kaçırmamak lazım.
Belki 'kimdi ki bunlar?' diyenler çıkar, bilmemek değil öğrenmemek ayıp: www.myspace.com/grupunlu
Estarabim ve Rüya kadar güzel şarkılar bekliyoruz kendilerinden.

Kararlar

Her gün yeni kararlar var hayatımda. Akşamları neden daha derin düşünür insanlar?
En ciddi kararları, en üstüne düşülmesi gereken konuları neden akşama saklarlar? Sanırım örtüyor fikirleri gece ve tabii ki düşünce bulutlarını da.

Benim buna söyleyecek bir şeyim daha var!
Yaklaşık 2 yıldır planlarımı, düşüncelerimi geceye saklıyorum.Gün boyu erteleyip, gece kahvemle camımın kenarına oturup,analiz yapmaya bayılıyorum.Kesin olarak düşündükten sonra da bütün olarak sabaha bırakıyorum. Ya çeki alıyorum ya da 'eminim, son kararım' diyorum. Nedense sonucu da bir tek ben biliyorum!
Bu olayı bana çaktırmadan öğreten insana teşekkürler. Her insan bir şey öğretip gidiyor hayatta.

Beni planlarımın iflah olmazlığı deli ediyor.
Çünkü tezim bir yerde mutlaka çürüyor.
Ya klişe olay; insanlara bağlı olan planlar suya düşüyor ya da bakiye yetersiz ya da gripal enfeksiyon ya da .. diye gider bu cümle.
Planımın iptal olmasından hep nefret etmişimdir. bu ara moda olan kelimeli de kullanayım: 'ifrit' ediyor beni zorunlu iptaller! (Kurban'ın yeni albümündeki bir şarkının adı da İfrit. Oley.)

Yanınızdabakıcınızolmadangezmeyegidemeyenlerdenmisiniz?

Akşam için tamam.Elinin hamuruyla sokağa çıkarsan, bizim Türk erkeklerimiz yiyecek gibi bakarlar. Yeter ki cinsiyet kız olsun.
Ya Gündüz? O zaman yok mu bu yaratıklar, evet var. Aynı insan potansiyeli gündüz de var akşam da. Nedense gündüz çıkabildiğimiz sokaklara, gidebildiğimiz mekanlara, akşamları ürkerek gidiyoruz.
'Ama akşamları sarhoşşşlar çıkıyoo piyasayaaağğ! '
Pis kurt adamlar sizi. Çıkmayın.

Neyse.
Neden alışverişe gideceğimizde,bir kafede oturup kahve içeceğimizde,yürüyüşe çıkacağımızda v.b. gibi durumlarda yanımıza yandaş bulmak zorundayız?
Oldu da birinin işi çıktı, diğerinin sevgilisi trip attı, diğerinin programı var, yok birileri piknikte, yok bakiye yetersiz bilmem ne.
Tek başına çıksana arkadaş! (İyi ki fazla(!) huysuz olmayan bir tipe sahibim de, çok ihtiyacım olmuyor tek başıma plan yapmaya.Başak'ı seviyoruz.Hayır.SeviyoruM. Evet!)
Ama ben yaptım. Demek ki oluyormuş.
Geçen gün giydim eşofmanlarımı, taktım mp4'ümün kulaklıklarını, haydi yürüyüşe. Tam merkezde oturmak can sıkıcı bir durum. 'Yüriyceeem arkadaşım çekilsene, tempomu bozuyosun yaa' diye çığlık atıyorum içimden. Bir ego, bir ego. Sormayın gitsin. Bir şey oldum sandım o an gereksizce.
O değil de Teoman cıngıldarken kulağımda, yağmur sonrası toprak kokusunu özlemişim.
Of duygusala bağladım ama, cidden öyle.
Hüzün sardı haydi bakalım derken, müdürümün telefonu iptal etti beni gülmekten. Silkelendim, reset attım kendime ayak üstü. Yoksa tek başına kıkır kıkır gülen biri.. Hiç hoş değil. Siz her durum için yanınıza bir eleman alın dışarı çıkarken.
Olmayacak iş değil hani. Hahahaa. (Bak hala..)
Seviyorum, sevmeyi sevdiğim her şeyi !

Not: Geleceksen gel artık kış. Oyalama bizi. Ne dönek kararlara hemfikirmişsin hacı. Geçen gün tepede tabak gibi güneş var, uyandım. Aha dedim beyaz kot siyah gömlek kreasyonu. Yok be, klasik iş yeri kıyafeti işte. Kro falan değildi öyle giyinmem ki zaten. Neyse işte giydim beyaz kotumu. Sel götürdü akşam ortalığı. Kış havası, bildiğin gümbürdedi gökyüzü.
O an Alper yetişti bulamadığım cümleye: ' Fukaranın düşkünü, beyaz giyer kış günü'
'Beni bu havalar mahvetti'

Hayatımın İnsanı!

Sıradan Bir Cumartesi Sabahı....

Sıradan bir cumartesi  sabahına gözlerimi açmıştım; saatin kaç olduğunu kaale almadan. İnanılmaz bir heyecan vardı , daha  yatağımdan kalkmadan üstelik. Sorumluluğun aksamasından doğan bir heyecandı  galiba , huzursuzluğu anımsatmıyordu oysa. Gayet rahat bir şekilde uyanıp hazır olan kahvaltı masasına oturdum ve uyanınca minik kardeşimi gittiği resim kursundan benim yerime  annemin aldığını öğrendim.  O yüzden bana dinlenmem için öğlene kadar  uyuma fırsatı verilmişti.  Kahvaltıdan kalktığımda saate baktım ve ne göreyim!  Saat 13.00! Hemen mustafa filminin galasının olduğunu hatırladım ve telefona sarıldım:

-Baba, gala! Saat 14.30da başlayacak. Hani Can Dündar’ın belgeseli!

-Tamam kızım. Telefonu kapat,döneceğim Erol’la konuşup…

Bütün kelimelerin yerinin değişmesi , devrik kurulan cümleler.. Çoğunun öznesi gizli,heyecan içinde ekrana bakan gözler..

Telefon tekrar çaldı ve :

-Hazırlan  Cam piramit’e git kızım. Erol İşbilir ‘i bulacaksın. O yardımcı olacak sana orada.

Nasıl bir sevinç  bürümüştü benliğimi tahmin bile edilemez. Direk Burak’a bir mesaj: ‘çok heyecanlıyım! Can Dündar’la tanışacağım biraz sonra! ‘ siyah gömlek,kot kombinasyonunu üstüme geçirip , fotoğraf makinasını kapıp doğru otobüs durağına koştum.  Yol boyunca beni sakinleştirme görevini üstlenen Burak’a  çok teşekkür ediyorum. Sayesinde ellerimin terlemesi en aza indirgendi ve Can Abi’yle konuşurken ayaklarım titremedi.

Cam Piramit  en görkemli  günlerindeydi. Benim gibi zamanının büyük bölümünü  şehir merkezinde geçiren insanın yolu ancak Gala sayesinde  Cam Piramit’e düşmüştü.

Kırmızı halıda yürüdüm!....

Mekanın önü yavaş yavaş dolmaya başlamıştı. Çok güzel hazırlanılmıştı, ilk kez içim ürpermişti Altın Portakal Film Festivali’ne olan hazırlıklardan. Cidden emek harcanmıştı ve görkemli bir organizasyondu.

Kalabalığın arasından sıyrılıp 3 basamaklı merdivenden çıktım ve sağ ayağımı kırmızı halıya bastım! Hayır, sadece babamın bahsettiği Cam Piramit’in Müdürü olan Erol İşbilir’in yerine ulaşmak içindi.. Şaşkınlığımı biraz atmıştım üstümden ve konuya giriş yaptım: ‘ Film tamam da, ben Can Dündar’la tanışmak istiyorum!’ Erol bey istifini hiç bozmadan birkaç taktik verip, söyleşi odasından sonra ; canlı yayından önce konuşup,tanışma olanağı bulabileceğimi söyledi. Karşısında nasıl bir Can Dündar hayranı olduğunu anladı sanırım. Çünkü karşısındaki lise hayatı başlamadan önce, Atatürk’e böylesine hayran olmasını Can Dündar belgesellerine borçluydu. Sarı Zeybek filmini izlemeyen Mustafa Kemal Atatürk ’ ü yarım tanıyordur bana göre. İzleyenler , izlemeyenlerden daha yoğun bir sevgi hissediyordur  eminim. Can Dündar’ın ; Atatürk’ün , bize hiç bilmediğimiz yönlerini anlatması onu diğer  yapımcılardan ayıran en büyük özellik olduğuna inanıyorum.

.. ..

Can Dündar....

Can Dündar, AÜ SBF Basın Yayın Yüksek Okulu’nu bitirmiş, ODTÜ Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi  Bölümü’nde yüksek lisans yapmış ve aynı bölümde doktorasını vermiş. Çeşitli gazete ve dergilerden sonra  TRT’de televizyonculuğa başlamış ve ‘32.Gün ‘ bünyesinde yaptığı  programın ardından gelen belgesel yapımcılığını halen sürdürüyor. Ayrıca şuan Milliyet Gazetesi’nde köşe yazarlığı yapmakta. Bağımsız olarak yaptığı belgesellerin sonuncularından olan ve bahsettiğim ‘Mustafa’ filminin yönetmenliğini yapan Can Dündar, 9 aylık araştırma ve yapım süresinin gerçekten hakkını vermiş.  Film de bazı bölümlerde ağlayıp , bazı bölümlerde güldüğümüz ve Atatürk’ün ağabeyinin ölümünden tutun , annesinin ölümüne kadar yaşadığı acıkardan ve çocukça zaaflarına kadar bütün benliğinizi etki altına alan bir film.

İlk kez bir filmin galasına gittim ve bu film hayranı olduğum yazara, gazeteciye, araştırmacıya aynı zamanda bir atatürkçü’ye aitti : Can Dündar.

Film Sonrası  Ufak Bir Söyleşi....

Çıkışta elleri mendilli bir çok insan hızlı adımlarla ilerliyordu. Bende kalabalıktan sıyrılıp, kendimi söyleşi odasına attım. Can Dündar’ı  en rahat görebileceğim , gözlerinin içine bakıp rahatsız edebileceğim hatta farkedilmeyi sağlayıp çıkışta yanına damlayacağım için bir göz aşinalığı yaratmak amacıyla en güzel yeri bulup oturdum.  İnsanların soru yöneltmesi bekleniyordu fakat  gözlerindeki nemi hala kurumamış izleyicilerden sadece tebrik cümleleri  çıkıyordu. Çünkü Atatürk , bir kez daha olağanüstü bir güzellikle anlatılmıştı ve bunda sorulacak pek soru da bulunamıyordu.

Giriş,Gelişme ve O Beklenen Sonuç!....

Söyleşi bitiminde NTV’nin küçük bir canlı yayın köşesindeydi Can Dündar. Tesadüfen tanıştığım Fatma Ablayı bulmuştum yanımda ve iki Can Dündar hayranı olarak canlı yayını daha da canlı  izlemek için mekanıın içine koşmuştuk. Reklam arası girdi ve Can Dündar  kalabalığın içinden sol tarafına bakıp hem gülüyor hem konuşuyordu. Sol tarafta da biz vardık! ‘Fatma abla! Baktı!! ‘ ( fatma abla gülümsüyor.) ‘Fatma Abla! Yine baktı bak hala bakıyor! ‘  ve daha fazla dayanamadı bu hayran ;  ‘ Can Abi! Yanına gelebilir miyim?! ‘  benimki tam yüzsüzlüktü belki de. O an bunu düşünecek halim yoktu . açıkçası pek hatırlamıyorum kurduğum cümleleri.. ve fotoğraf tabii ki! Can Abi iyimser , hem insancıl hem de çok başarılı bir gazeteci.

‘Mustafa’ yı da mutlaka izlemelisiniz.

*Bugün 12.05 uçağıyla İstanbul’ a giden Can Abi’ye iyi yolculuklar..Filmin  2. Gösterimi 29 Ekim’de.  Umarım oraya da gelir de bol vakti olur yapmak istediğim ama vakit yetersizliğinden gerçekleştiremediğim röportajı faaliyete geçirebilmek için..

                                                                                                                        Eylül    Dilan Gürhan
19 Ekim 2008

Mustafa Filmi Galası

Hayat, Kendini Sevince Güzel

Geleceğe ilerledikçe geçmişini özlüyormuş insan.. Küçükken annemin neden 'bu benim küçüklüğümde vardı, bizim zamanımızda şöyleydi' dediğini ve bunları söylerken ifadesindeki o 'özlemişlik'i kavrayamamıştım. Yaşamadan anlamaz ya insan.. Aynen öyle. Hep bunu söyledim, hala da söylerim.
Savaşı hiç görmedim,orada yaşamadım ya da yaşayanlarla konuşmadım,araştırmadım. Ama savaşı yaşamış gibi,bir mağdurun gözünden savaş kaosunu anlatabilirim. Hatta bu konuda savaş mağduru olduğuma bile inandırabilirim sizi. Bunu sen de yapabilirsin. O da yapabilir. Çünkü bu yazmaktır. Gözlerini kapatıp, orada olduğunu hayal edersen, acı bile hissedebilirsin derinlerinde.
Evet, sizi inandırabilirim. Ama ben bile gerçek bir mağdur kadar anlayamam o hisleri. 'Ben bile' çünkü kalem benim elimde. O hikayenin kahramanı benim. İnandırıcılık kurgusunun ölçüsü bana kalmış. Ben yazarım siz okursunuz. Gel gör ki, yaşayan kadar yaşatamam o hisleri. O yüzden; yaşamadan bilmez insan.
Aşk şairleri, duygusal roman yazarları.. Mesela Can Dündar bunları yazarken nelerden beslenmiş? Aşık olmadan yazamaz mı insan? Asıl aşıkken nasıl yazabilirler ki bir de bunu anlayamıyorum. Hiç anlayamadım da zaten! İnsan nasıl tıkanmaz! Kelimeler yetebiliyor mu, aşksal yazıları hissettiklerini tamamen aktarmış oluyor mu şimdi? Anlayamıyorum.. Ben de öyle değil de o yüzden.Aktaramadıkça, anlatamadıkça sustu yazılarım. Epey olmuş ara vereli.. Farketmedim. Çünkü ben ifade edemedim.. Çok çabaladım, kelimeler yeter sandım. Şimdilerde yarım yazılarla dolu saman kağıtlardan ibaret o gece mavisi anı kutum.
Yılların aşındırdığı hisler var orada. Herkes nasibini alabilir o sayfalardan. En yakın dostlar, bitmiş ilişkiler, ebeveyn kavgaları,büyüme çabaları,kızgınlıklar,küskünlükler,üzgünlükler,gözyaşları,sevinç,üzüntü,planlar,hedefler ve yaklaşık 8 sene.. 8 sene duruyor o kutunun içinde. O kadar çok konuşurum ki, belli olmasın kırıklıklarım diye.. Gülerim ama en çok güldüğüm zamanlar da gelir aklıma üzüntüm. Herkes böyle değil midir? Yalnızca ben mi mutantım bu dünyada?
Boşluk iyi geldi bana. Sınavlar,düşünceler, telaşlar.. Günlük yaşamak, kafama göre takılmak çok iyi geldi.. Kimse değil, kendi kendime takmışım ben kafayı. Hastalıklı bir beyne sahipmişim ne zamandır.Düşüncelerim kendimi zehirlemiş de ben suçu atamamışım kendime.Herkes ara sıra hisseder mi bunları?..
Sevgili Breuer,
Bugünlerde çok bencilim. 'ben' demeyeceğime söz vermiştim kendime. Yazılarımı böyle yazmayacağıma,konuşmalarımda 'ben' demeyeceğime söz vermiştim ve senin gibi 10 dakikamı bile boş konuşmalar için harcamayacaktım. Ama ben vazgeçtim! Miskin miskin televizyon seyredip, her akşam arkadaşlarımla eğlenmek istiyorum! Hatta uyumak istediğimde uyuyup, gezmek istediğimde gezmek istiyorum. Sevdiğim şeylerden öylesine uzaklaşmışım ki.. Haftasonları fotoğraf çekmek,düşünmeden yazmak,tatil gecelerimde kahvem,sigaram ve daktilomla buluşmak istiyorum.Sevmediğim grupların konserine gidip eğlenebileceğimi görmek istiyorum.En sevdiklerimle çocuklaşmak ve yine onlarla büyümek istiyorum. Yoksa bu hayat memuriyet gibi gelmez mi insana?
İnsan en az 1 gününü içinden geldiği gibi yaşamalı. Sen de öyle yaşamalısın,o da.. Bir başkası da. Çünkü hayat gerçekten çok kısa.

Elveda

Zaman akıyor gidiyor. Mevsimler değişiyor, gökyüzüne lacivert uzanmış, aklımda yine her gün her an her dakika olduğu gibi sen varsın. Islak hecelere dökülmüş hayallerim… demek istediklerim çok diyecek halim, dayanacak gücüm yok… yokluğuna yazdığım yazılarla avunuyor ruhum. Bir tek sen kalmıştın benimle. Seninle tutunmuştum ben hayata. En çok seni sevmiştim, senin için baş etmiştim her şeyle. Ne zaman boğulacak gibi olsam sen gelmiştin aklıma; daha çok gayret etmiştim ve sırf “sen varsın” diye daha çok tutunmuştum kahrolası hayata... sonra anladım ki hayatımda bir çok “sen” demişim.. gömdüm artık seni nefrete,sonsuz karanlığa..
Biraz yokluğunu sereceğim zamanın önüne… gidişine film yapıp,bir seni bir beni oynatacağım. Her karede gözlerin gelecek gözümün önüne… her karede donup kalacak, bir yere odaklanacak düşlerim. Sensizliği kabullenemeyeceğim uzunca bir süre… belki avutmaya çalışacağım, kendimi oyalayacağım sahte gülüşlerle… ama biliyorum ki seni getirmeyecek hiç bir şey… bitti demeye halim kalmayacak ağlamaktan… içime atacağım göz yaşlarımı, belki de yüreğime akıtacağım bir bir… peki beynime anlatsam da kalbime nasıl söz geçireceğim? bir yıkım sanki bu… uzun süre inşa edilemeyecek bir yıkım…

Harabeye dönmüş ruhum…Belki kelimeler hep dillerde saklı kalacak. Karanlıklar büyüyecek avuç içlerimizde. Ellerimiz hep yabancı kalacak birbirine. Artık adımızı sayıklayamayacağız ve günlerimiz “seni seviyorum” diyemeden bitecek… yerini dolduramayacak hiç bir şey… kelimelerim de sen olmayacaksın artık… sana seni seviyorum diyemeyeceğim her gün bitişinde…
Elveda…

Cumartesi

Cumanın gelişi perşembeden belli olur.
Oldu mu?
Valla oldu.
Hatta cumartesiyi iple çekmedim desem yalan. 2 gün tatil. İşte bu!
Önce yağmurun sesiyle uyandım. Özlemişim. Panjuruma vuran damlalara kızamadım nedense. Baktım da, zaten öğlen olmuş. Abartmışım.
Aa amcam bizde. Hoş-beş, sohbet, muhabbet, geyik derken evli evine, gezmeci gezmesine.

Başak imdada yetişiyor; haftasonumun en az bir günü onun. Dershane günlerinden beri yağmurda sıpaya dönmemişiz ve özlemişiz. Beraber yağmurda kahve içmeyeli de baya olmuş. Muhabbet etmemişiz, hep dert anlatmışız önceleri. Yine anlattık, açtık te eskilerden bugüne yaşanılanları da; gerçek sorunlardan, stresten arınmışız, muhabbetimize gülücükler dahil olmuş artık. 3-5 ayda büyümüşüz yine yeni yeniden.Ne güzel.
Her yerde, her durumda, her alanda eğlenmeyi bilen iki insan oluveriyoruz yanyanayken. Nasıl bir tesadüf ki bulduk birbirimizi?
Simitçi müdavimi temeci kız. Sabah sabah Başak Kaya, zeytinli poaça,2 küçük çay ve geceden arzulanan o sıcacık peynirli simit.
Sonraları kahve, winston,cEmAl diye gider bu.. Hüdo'yu da unutmamak lazım.
Neyse. Bir tanı koydu bana, ne de olsa geleceğin psikoloğu o.
'Paranoya Başlangıcı'
Telefon çalıyor o an. Ben başlıyorum: 'Neden aradı ki? Ne demek istedi ki? ' Başak sadece bakıyor.
Garson çocuk geliyor : ' Başka bir şey istiyor muydunuz?' diyor. 'E kahveleri şimdi getirdi, daha bitmedi ki niye sordu?' bu kez hayretle bakıyor.
'Neden aramadı ya saat kaç oldu. Bişey mi olmuştur?' 'Şöyleyim diyor ama bence değil baksana'
Artık kesin tanıyı koydu. Sen paranoya Başlangıcısın!
Orda da birileri var.Eli var kolu var kuyruğu var..
Hayır, sadece 'güvenip de hayal kırıklıklarına uğramalarım'dan bu durum. Kimseye inanamamaktan. Evet, her insan biraz paranoyaktır, şüphecidir. Birileri bunu bazen uç noktalarda yaşar o kadar.
'Ya da boşver gitsin. Zaten hiç inanmamıştım ki. '
Gün güzel başladı, güzel gitti, ve mutlu son!
Ersin'le gidelim artık maçlara, uğurlu mu geldik ne diyecektim ki.. 'Batıl inançlara dur de Dilan!' diyor derinlerden bir ses:
'En son 2002'de yenilmişiz Bjk'ye. Olması gereken buydu zaten haydi sevin!'
Giydim formamı, gittik ışıklara. Hop oturduk, hop kalktık, hop Mustafa Sarp, Haydi Baros, yetmez bi daha Baros derken 'üst' yapıverdik.
Elano Pro esprisini es geçmem. Tabii ki spikerin Leo Franco için söylediği sözü de : ' Fotoğraf çektirmek istese bundan daha güzel poz veremezdi!'
Bu hafta verilmiş çok sözüm var. Kendime verdiğim sözler çoğunlukta.
Cuma eğlencedeyiz. Cumartesi de. Ve tabii ki 21'inde de.
Eğlenirsek tavsiyelerimle burdayım. Aa. Bi dakika. Siz neredesiniz?

Not: Cumartesi şarabı Ramazan nedeniyle eşlik edemedi bize desek hani.. Yer misiniz?

Not2:
Cumartesi şarkısı:
Ne zaman arabamı yıkatsam mutlaka yağmur yağar
Yağmurda yürüsem su sıçratır üstüme pis arabalar
En uzun yanan yeşil ben geçecekken sararır
sola girsem sol tıkalı, terk ettiğim şerit boşalır
Doğru zaman, doğru yer' hikayesi
nerde yazılır bu kara bahtın reçetesi

Ne zaman falıma bakılsa falcıları bir keder alır
Dilek tutmak istesem yıldızlarım çakılı kalır
Gecenin bir yarısı son sigarama dökülür çayım
Telefonum çalar ses gelmez: hep mi yanlış numarayım

Ne kumarlar kaybettim aşk için bile bile
Şeytanın bacağı demirden, gelmiyor dize

Ah, bu kör talihim nerde olsam bulur beni sobeler
Ben mutluluktan bir parça şefkat dilenirken
Hiç sevmiyor beni tesadüfler...
Anladım ki kral tesadüfler.

Kralsın Feridun.


D.

Bitiş

Geçmişe bakmaktan geleceği görememişiz iyi mi.. Sözler sahteymiş derken ne kastettiğini anlamamışız şarkının.  Olmayacak diye bir şey yokmuş. Hayaller fasa fiso çıkmış, tanıdıklarımız hiç tanımadıklarımızmış. Gerçek yalanla harmanlanmış; ortaya basitlik çıkmış ve sonu olmayan bir dalganın içinde gel-gitlere teslim olmuşuz. Ruhsuz bedenlere adapte olup ayları kemirmişiz de haberimiz yokmuş. İyi sandıklarımız kötülüğün bile utanacağı kadar kötüymüş, kahramanlar aslında iyi değilmiş de biz fark edememişiz. Nasıl bir yıkımdır ki bu; iyi ki alışmışız insanoğlunun çifte karakterliliğine; eşeledikçe daha da yalan yüzlerle karşılaşabileceğimize alıştırmışız kendimizi. Öğrenmişiz neyin ne olduğunu ve erkenden anlamışız hayatımızdaki çarpık yerleşkeleri.. değişmeyen hiçbir şey yokmuş… Hele kendini kaptırıp da kendi kendinin gözünü boyama meselesi var ya..! en kötüsü de o sanırım! Sonrasında hatayı kabullenememe safhası işliyor insanın benliğine. O an mide laçka oluyor ve ağrılar saplanıyor şakaklara. ‘’nasıl yani ya ? ‘’ soruları fink atıyor kafa tasında.. Sildik belki ve evet karalamış da olabiliriz hadi onu geçtim yok saydık, tamam, kabul !! ama bir şeyi es geçtik be kuzum; biz öğrendik her birinden büyümeyi. Her biri bize sorunların üstesinden nasıl gelineceğini öğretti. Takmamayı , baş edebilmeyi öğretti. Belki kendilerine pay çıkardılar ama, olsun herkesin kendi hayatı cümlesini ezbere söyledik geçtik karşıdan karşıya.. Hayatımıza girip, çarpık yerleşen ve yoğunluğu hacmine denk gelmeyen insanların kaldıramadığı hayatı valizine koyup gitmeye kalkanlara nasıl kapıyı gösterebileceğimizi öğretti. Güvenin sevgiden daha önemli bir kalkan olduğunu en iyi şekilde anlamamızı sağladı.  Onunla da kalmadı sevgiyi verenin biz olduğumuzu ve gerektiğinde musluğu kapatanın da biz olabileceğimizi fark etmemizi sağlamadılar mı ? Değişmeyen tek şey eskiden kalma; ayaklarımız hala yere sağlam basıyor ve başımız hala dik.. Bunun da karakter göstergesi olduğunu düşünmekten alamıyoruz kendimizi. Düşünceler serbest, özgürce yansıtılmalı nihayetinde. ....

Herkes baktığı kadarını görür fakat aklın yolu bir......

Sevgiler...





10 Kasım 2008

Birinci Tekil Şahıs

en güzel mevsimin en güzel ayında ortaya çıkan bir faciaydım ezelden.
çok uğraştılar çözemediler denklemimi.. ben bile karalayamadım kendimi
kağıda. herkesi yazdım da; bir kendimi yazamadım nedeni bilinmez..
yolculuğa çıktım çoğu zaman kendimde; indim derinliklerime.. sırlarımı
eşeledim, çocukluğum yakın çağ geldi bebekliğime indim derken kayboldum
geçmişimde.. 19 yıllık zaman dilimi var alt tarafı her yılın 9.ayında bir sene daha
büyümüş sayılacakken beden sabitlenmiş fikirle bir noktaya çaresi
olmayan düşünce balonunda gezinip durmakta.. yağan üstüme bir küçük
karsa o bile serinletmedi çoğu zaman içimdeki yangını. ama öye bir an
geldi ki.. ateşle gittim yangının üstüne. yansın da kül olsun diye..
istediğim şeyleri hep elde etmişliğin şımarıklığı, elde edemediklerimin
umursamazlığını unutarak normalliğin sınırında yaşamayı tercih ettim..
herkes anormaldi bazen.. sessizdi, çığlıktı anlam veremediğim. kimi
zaman olmayan bedenlerdeki ruhlardı en yakın arkadaşlar, bazense en
uzaktaki en yakın , en yakındaki sendin sana dost ve arkadaş.
ikilemdin, bilinmeyene doğru gidiş yolunda yaptığın işlem hatası..
belki de kayboluşun eşiğinde kendini kurtarıştın. yaşamdan zevk alış
mıydım acaba.. yaşadığım en üzüntülü günleri yaşamadım sayarak,
yaşadığım günlere hepsi mutlu günlerdi demelerim mi gülüşlerimin daim
olmasını sağlayan.. sorular ayrıntı; zaman geçiyor.. ama ben durdurak
bilmeden, inadına hayal kuruyorum.


10 Aralık 2008

Bağlanmaksa ..

Öğleye doğru uyanmanın etkisiyle pek alışık olmadığım hislerle başladım güne bu defa.. Güneşin uyanma vakti, benim uyuma vaktimdi. Bugün biraz huysuz olacağım her halimden belli.. Oysa kendimi şartlamam ne kadar da kötü. Belki de şartlamak değil bu, kendini bilmek olsa gerek..

Öğle yemeği miydi yoksa sabah kahvaltısı mıydı yediğim 3 lokmanın adı bilmiyorum. İlla bir isim koymaksa amaç; yedim kendi çapımda bir şeyler. Daha doğrusu yedik. Sabaha kadar; yok maça yedilisi, yok valeyle bitti derken esnemekten gözlerimden akan yaşlara karışan uykudan mahrum kalmamla huysuzluğum iyice yapışmıştı bedenime. Yine düşüncelere dalıp, hayallerin rüyaya karışma evresini anlayamadan, o derin uykuma adım atmayı hiç bu kadar istememiştim. Uyumaktan nefret eden bir arkadaşa sahip olmak ve sabaha kadar iskambil kağıdı oynamak zorunda olmak, türev çalışmak kadar yorucuymuş. Bilsem yaptığım kekin içine uyku ilaçlarından karıştırırdım hiç düşünmeden. En azından sabahı görmemiş olurduk. Rolleri değiştik bu ara. Her zaman ki ‘ben’ olsa güneşi görmeden uyumazdı.. Değiştim, farkındayım.

Fazla kızarmış ama tadı kendimce güzel olan tostlarımdan iki tane koydum masaya. Biri ona, diğeri bana. Demli çay da arkadaş oldu tostlarıma. Hiç bitmeyen konularımız, susmayan kelimeler ve tükenmeyen muhabbet.. Aylardır ne buluyoruz bu kadar konuşacak, bilmiyorum. Her günümüz birlikte başlıyor, birlikte bitmese de uzaklar teknolojiyle yakın oluyor. Hayatımın her ayrıntısını anlatırken heyecanla dinliyor ya işte bu insanı rahatlatıyor. Bir şeyleri paylaşmak istediğinde ilk onun aklına gelmesi onu dost yapıyor sanırım. Hiç belli etmesek de ihtiyacımız oluyor an an yaşadıklarımızı birbirimize anlatmaya. Biriktirme taraftarı değiliz ikimizde ve iyi bir dinleyiciyiz sanırım.

Gidiyor. Yalnızca evine. Yarın yine göreceğimden eminim. Bu kadar emin olmak çok kötü. O giderken Can Yücel’in ‘Bağlanmayacaksın ‘ şiirini çıkarttım yazıcıdan; kitaplığıma, fotoğrafların yanına asarım diye. En sevdiklerimin yanında güzel durur diye düşünmüştüm. Şiiri çıkartmadan önce okuduk. ‘Hatta elini ayağını bile çok sahiplenmeyeceksin’ diyordu. Bence de doğru söylüyor. Ama sahiplenme duygusunu bu kadar çok sevip, bunu benimseyen bir insan olarak bu konuda çelişkilerin sınırında yürüyorum.. Doğrunun bu cümle olduğunu biliyorum fakat kendime söz geçiremiyorum. Sevgilimi, arkadaşımı, dostumu, kardeşimi, yazılarımı ve bana ait gördüğüm her şeyi sahiplenmeyi çok seviyorum. Bu bencillik değil. Çünkü sevdiklerime ait olmayı da becerebiliyorum. Sadık kalabilmeyi, onları üzmemeyi, üzdüğümde kendimi de üzebilmeyi başarabiliyorum. Tabii bana çok büyük zararı oluyor bu durumun o ayrı.. Bir tek buna üzülüyorum. Çekip gitmeler yaşanınca, ayrılıklar kaçınılmaz olduğunda, dostum var dediğin anda arkana baktığında yoksa.. İşte bu bende yıkım oluyor ve onarılması zaman alıyor. Olsun.. Görüyorum en azından iyiyi-kötüyü. Pirinç ayıklar gibi ayıklıyorum zararlı canlıları ve sıfatını hak edenlerle devam ediyorum yoluma. Sonra da ‘benim’ diyorum; bana ait, benim dostlarım, benim sevgilim, benim arkadaşım, benimle başlayan ve bana ait olan her şeye bağlanmayı seviyorum; Can Yücel’e rağmen. Eskilerden tek fark; biraz daha farkındayım kendi hislerimin. At gözlüklerini attım. Emin olduğum ve mutlu olduğum yolda ilerliyorum.. Günlük ilişkilerden uzak, uzun süreçli, gerçek dostlar, çekirdek ailem,hayatımı birlikte sürdürebileceğimden emin olduğum ve bağlandığımda pişman olmadığım-olmayacağım o insan, gerçekleştirebileceğim hayallerim.. Bana yetip artan bir amacım var ve gerçek olsun diye kendimi de onları da yiyip bitiriyorum bu günlerde.. üç hafta sonra bitiyor bu sıkıntı. Ve sanırım istediğim gibi yaşama zamanı geliyor..



Dilan.



20Mayıs2009

15.33

Merhabalaar

Biz yaratıklar ne yaptığımızı cidden bilmiyoruz.
Farkında değiliz anlamında yani.
Neye, nasıl tepki verdiğimi o kadar çok merak ediyorum ki! Sen merak etmiyor musun sanki?
Her ifademin bir karesi olsa yahu. Narsistliğe gitmiyorum, o da neymiş. Ben sadece kendimi keşfetmeye çalışıyorum.
Hayır, hayır. Geç değil.
Elleriyle yüzüne dokunan ve kendisini keşfetmeye çalışan bebekler olur ya..
Evet.
Neyse, bırakayım da birileri anlatsın madem. (Mesela bir şeye şaşırdığımda pörtlettiğim o doğuştan çizikli gözlerimi anlatın yahu.En azından böyle düşünüyorum bak gördün mü.)
*
Sevgilisinin kime ne yazdığını merak ettiği için, hiç üyesi değilken facebook'a üye olanlara hastayım ya da yıllarca myspace adresine girmemiştir ama sırf takip için engelleri aşar, hatta site hakkında bilgisi yoktur; bakarsın eleman olayı çözmüş.Yok anatolianmış, yok şu yok bu.. Bi de twitter çıktı başınıza. Hayırlı olsuunn..
Gülme.
Seni de biliyoruz.
Ne yazmış, kime yazmış, ne zaman yazmış.. 'ayy biz 10unda çıkmaya başşladıydıkdık, o 9unda bi kıza şunu bunu yazmışş yaaa '
Sanane lan?
Sen yazmadın mı manyak.
Sen ondan önce msj atmadın mı hiç kimseye? Mail de mi yazmadın arkadaşına markadaşına.
Bi bırak bu işleri yahu.
'Ben güveniyoruğğm. O hayatta benden başkasını düşünmess kimseciklere msj atmaaass'
Hadi ordan. Koçum benim. Kekim ve kekstram.
*
Telefon karıştırmak..
Bak.. Az ve öz konuşacağım:
Karıştırma!
Bekle 2-3 hafta.
Pat, iste telefonu.
Dur kuzum benim niye ağlıyorsun, istediğin, aradığın bu değil miydi?
Selam.
*
aouuçç charlie. charlie aouuç.

Gibbs Jeff. O neydi öyle. Bildiğin Abdulrezzak işte. Ya da Ersin.
Güzel maçtı ama, Büyükşehir kaybetmeye mahkumdu sanırım. O izbandutlara karşı iyi bile savaştılar. Adamlar süperdi. Harlemin Zenci Alman Uyarlamaları sizi.Zenci Alman mı? Evet. Onlar Almandı ama 5 tanesinin 3 tanesi zenci. haha.
*
Şu kahve olayı büyülüyor beni. Yemek yemesem, lost adasına düşsem, sadece kahve verseler bana yaşarım valla.
Güzelliğe baksanıza ya..
O fincanı bulun ama bana. İnsaniyet namına. Bir de Lost'un final sezonu 2010'daymış. Lanet olsun.
*
Ne yapacağıma karar verememek ben. Bi yandan okul, bi yandan iş. Ama 5den sonra boşum işte! Daha gün de bitmemiş oluyor. Haftasonu da boşum.Kış günü pek faaliyet de yapamazsın.
Hani diyorum dil kursu olayına gidip Almanca falan mı öğrensem?
Ya da tanıdık bir olaya girişsem mesela; Öss gibi? Alışkanlık yaptı evet.
Kurslar falan.. Bak evet, bunları değerlendirmek lazım.
Boş durmak bana göre değil, fikir lazım fikir!

1 Eylül 2009

Lüzumsuz bir hava sezdim kendimde. Çok olağan dışıyım nedense. Günlük rutinlik beni hep sarsmıştır, günümün günüme uymaması gerekir ama hem öğrencilik hayatından hem de iş hayatından kendini kurtarmak diye bir şey yok işte. gündüzlerin tek düze geçip gidiyor. Aldığın kahve 2 fincanken 5 fincana çıkması,bir iki insan daha tanıyıp sana bir şeyler öğretmesi ya da bakış açını değiştirmesi gibi ayrıntılar bu tek düzeliği bozuyorsa, ona diyecek bir şeyim yok.
En sevdiğim dakikalar işten eve giderken yaptığım otobüs yolculukları. Nasıl da içim kıpır kıpır. 'Bugünü de kurtardık hahaheyyt özgürüm! ' şeklindeki cümleler fink atıyor o an beynimde. Bu da rutin cümlem işte! Aaa. Bir de 'açım!' var tabi. İnsan koşuştururken unutuyor yemek yemeyi. Önceleri bu kadar yoğun değildim. Sevmiştim boşluğu. 'oh oya bile yapılır be. ek iş mi bulsam' demişliğim bile olmuştu evet! Büyük konuşmamalı.
Konuyu da dağıtmamalı!
Ne demiştim. Otobüs yolculukları.. İnsanları incelemek ilgi alanımı oluşturuverdi bi anda. Şoförün birisine yardım etmemesinin teyzelerin nasıl dedikodu malzemesi oluverdiğini, işten çıkanların ifadelerini,oruçlu-oruçsuz insan ayrımı yapabilmeyi,yardımseverliği,umursamazlığı.. msn ifadeleri gibi binbir çeşit surat bir otobüsün içinde.. Hepsini tek tek inceliyorum. Kulağımda kulaklıklar; seneler önce keşfedilen ve bugün de dinlenebilen 'o' şarkı çalıyor ve tek tek süzüyorum, eleştiriyorum. Hatta geçen gün yemek tarifi öğrendim 18 numarada. Bir abla, arkadaşı olduğunu düşündüğüm, kendisinden yaşça büyük teyzeye zeytinyağlı bir yemeğin tarifini veriyordu.
Otobüslerin bu kadar eğlenceli ve sosyal bir ortam olduğunu keşfetmemiştim daha önce.
Her zaman içerde değil gördüklerim,duyduklarım ve oyalandıklarım.
Saat sabahın 8'i.Dolmuştayım. Çallı kavşağından dönmekteyiz ki bir görüntü! Aman tanrım dedim, o an elimde fotoğraf makinası olmalıydı ve ben bu ayrıntıyı yakalamalıydım!
Çallı kavşağında ağır yük taşıyan işçiler iş saatine kadar uyurlar çimlerde. Küçükken hep korktum onlardan. Anneannemle evimizin ortası tam oraya denk geliyor. Geçerken cama yapışıp, ürkerek bakardım onlara. Hele yürüyorsak oradan, annemin eli benim elimle tost ekmeği olurdu kesin.
Bu sabah öylesine çevirdim kafamı cama doğru. Bir bisikletli uyuyan yaşlı adamın yanında durdu. Arkasındaki sepetten bir plastik tabak çıkardı. Görebildiğim kadarıyla içinde ekmek,meyve türü şeyler vardı. Kavşağın kenarındaki çimlerde uyuyan adamın yanına tabağı koydu ve gitti.
2. fotoğraf da o adam uyanınca çekilmeliydi. O sevinç, o ifade.. Öylesine merak ettim ki. Kimdi o bisikletli? Belediyenin işi miydi yoksa kendi yemeğini mi vermişti? Hayırsever biri miydi? başka kim olabilirdi ki ?
Belediyenin işi olduğunu sanmıyorum. Kepez Belediyesi desen, 3bin kişilik 3 ayrı çadırda iftar yemeği veriyor tüm Kepezlilere. Bu yıllardır  verilen klasik yemek manzarasıdır. Küçüklüğümden beri öyle kalmış zihnimde. Klasikleşen olaylar önemini yitirir derler ya. Bana da öyle gelmişti. Küçüklüğüme de vermek lazım. Aslolan öyle değilmiş. 3 ayrı çadırda 3 bin kişiye yemek vermek, aç insanları cidden doyurmak demekmiş.Başkan Akaydın 2500 kişiyi aç bırakınca anladım.Büyükşehir'in  '3bin kişilik iftar yemeği veriyoruz' diye astığı pankartları gören binlerce kişi, Büyükşehir İftar Çadırı'nın önünde kuyruk oldu. Yemeğini yiyip, tatlı niyetine Şevval Sam'ı izlemek isteyen binlerce kişi.. Oysa Büyükşehir Belediyesi sadece 500 kişilik yemek çıkardı o gün. kuyruk olanların hepsi orucunu belki de son kuruşlarıyla aldığı simitle açtı. Hoca'yı Şevval Sam konserindeki o müthiş organizasyonuyla içten içe tebrik etmiştim. Hatta babama da 'biz çok eğleniyoruz. gördün mü yaparsa hoca yapar. al sana kent organizasyonu' diye mesaj atmıştım. Aç kalan binlerce kişi müzikle doydu mu acaba.. 500 kişinin arasına geçip orucumuzu açtık diye fotoğraf çektirirken dışardaki aç insanlar aklından geçti mi Hocamızın çok merak ediyorum. Kazandığındaki sevinç kadar üzülüyorum şu anda.
halkın kartına vereceğimiz 8 TL'nin konusunu da bekliyorum dört gözle. Hatta 'antkart şirkete ait, şirkete ait kart olmaz belediyeye ait olmalı ' diyip iptal edilen kartlardan sonra, halkın kartının da organizasyon şirketine devredilip ihaleye çıkacak olması da ayrı bi şaşırtıcı.
Tren yanlıştı ya hani  Antalya'ya.. Kaldırılacaktı. Neden bugünlerde 'yapılmış bari kullanalım dedik. Test sürüşü Eylül Ayı boyunca devam edecek' deniyor?
Parti değil, başkan seçilmeli düşüncesini savunuyorum. Hala ve hala!
Bunca Kamu Yönetimi Mezunu insanlar neden bu işe atılmıyolar ? Neden doktorlar doktorluk, mühendisler mühendislik vs yapmıyor ?
neyse.
O değil de.. Neciydi o bisikletli çocuk?

Dilan.